kaosgl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaosgl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2011 Cumartesi

Tribünün Politikleşmesi veya Meşrulaştırılmış Bir Ruh Hali Olarak Linç / Kaos GL Aralık 2011


Ekranda, 50′lerinin sonuna merdiven dayamış iki adam güreş tutuyor. Muhtemelen bir futbol programıdır diyorum. Haksız değilim. Yayın haklarını satın alamadıkları maçın pozisyonunu canlandıran bu iki koca adam, birbirlerine kendilerini yüceltip karşıdakini aşağılayan laflar söylemenin nafile telaşındalar. Erkeklik tarihin en uzun süren horoz güreşi.
Bu horoz güreşinde her tip insanın yeri var. Malum Türkiye’de konu futbol olduğunda nüfusun çok geniş bir kısmının konu hakkında fikir ya da tutum sahibi olması gerektiği düşünülür. Takım tutmamak ayıp, eksiklik, sakatlık denli radikal bir tutumdur. Erkek sporu olarak yıllardır lanse edilen futbolun alanı heteroseksist, ırkçı, cinsiyetçi ve vandaldır. Bu sporun bir yanı da, içinde barındırdığı iktidar hırsını, cemaatinde yer alan herkese hızla yayması ve bu minör düzeyde ırkçılık diyebileceğimiz belayı insanın kanında dolaştırmasıdır. Irkçılık ve milliyetçilik denen bu hastalığın kandaki dolaşımın vardığı son noktayı Bursaspor TV’de Bursaspor’un sahasında 0-2 kaybettiği Trabzonspor karşılaşmasının ardından yorum yapan Seda Çapçı’nın açıklamalarında görmüş olduk. Çapçı “bağrında taşıdığı” Bursa’da yaşayan Trabzonspor taraftarlarına iş yerleri açmaları, çocuklarını okula göndermeleri için izin verdiklerini belirtip bu büyük lütufa gönderme yaparak “hemşerimiz diyorduk biz onlara; ama değillermiş” cümlesiyle tarihin en ırkçı tiradlarından birine imza atmakta bir sakınca görmedi. Çapçı’nın meydan okuması ise görülmeye değerdi. Önce Bursa’da yaşayan Trabzonluların yaşadıkları yöreleri sayan Çapçı, hızını alamayarak Trabzonsporlu taraftarları “Madem size her yer Trabzon’du çıksaydınız ya Heykel’e” diyerek arz-ı endam eylemeye çağırdı.
Çocuk: Bazen Katil, Bazen Kalkan
İlgili olayın son aşamasına geçmeden önce “Bize her yer Trabzon” diyen Trabzonluların Hrant Dink’in ölümünün ardından “Hepimiz Ogün’üz, hepimiz Türk’üz” sloganıyla yaptıkları o korkunç nazireyi anımsamakta büyük fayda var. Dahası bu nazirenin Türkiye’deki politik düzlemdeki değerlendirilmesinin, beyaz bereli Trabzon taraftarları da göz önüne alındığında ırkçılık kelimesinin sözlük karşılığı olabilecek nitelikte sert olduğunu söyleyebiliriz. Peki, futbol ile ırkçılık arasında cereyan eden bu tansiyonun nedeni nedir?
Futbolun dev bir ayin olduğu ortada. Yıllardır İstiklâl Marşı ile başlayan o müsabakalarda ülkücüleri sembolize eden işaretlerden, askeri selam çakan teknik direktörlere kadar birçok şeye rastladık. Ama o katile (çocuk olduğu mahkemece tasdik edilen!) sahip çıkan Trabzonlular, Pelitli’nin delikanlıları için söylenecek bir sözümüz yok. Bu dev ayinde kurbanlar, İstiklâl Marşı’nı cenaze marşı olarak dinliyorlar artık. O dev tribünlerin mahkeme kapılarındaki tezahürü Ergenekon sanıklarına “Türkiye sizinle gurur duyuyor” derken KCK’nin plastik kelepçeli sanıklarını lanetliyor. O dev tribünlerin yakışıklı Karadenizli çocukları, gururla taşıdıkları üniformalarıyla ÖDP’lileri PKK’li oldukları gerekçesiyle linç etmeye kalkışıyorlar. Toplumca ötekimizin en somut halini formalarımız varken hissediyoruz.
Forma Giymiyorsa “Sivil”
Çünkü tribünde sivillik bitiyor. Bir Bursaspor taraftarıyla ettiğim sohbette forma giymeyen taraftarları “sivil” olarak tanımladı. Her forma, şampiyona verilen bayrak armasıyla birlikte askeri birer üniforma aslında. Tribünler askerlerle dolu. Askerler devletin haysiyetini, şerefini, gücünü korumakla; çetelerin işlediği cinayetleri meşrulaştırmakla, Başbakan’a “Adam gibi adam” diyerek emekçilerin olması gereken tribünden emekçilerin bu ülkede kafasını en çok ezen adama övgü düzmekle meşgul. Çünkü futbol ayrı bir dünya. Politik belleğimizin “switch off” tuşuna basıp üniformayı sırtımıza geçirdiğimizde gerçek erkekler, cesur yürekler, yakışıklılar, janti delikanlılar oluyoruz. Bizler bu toplumun en hastalıklı uzvu olarak o tribünde dururken “güçlü” olmanın keyfini çıkarıyoruz; oysa göğsümüzde GSM firmalarının reklamlarıyla biz yaşayan reklam panoları, marka değerlerinin artıkları, olsa olsa +1′leriz. Konu heteroseksüel erkeklere geldiğinde futbolun nasıl bir politik örgütlenme aracı olduğunu hatırlamak istiyorsak Bursa’da Bursaspor taraftarının heteroseksist saldırılarını, aynı şekilde Bursaspor taraftarına yönelik homofobik psikolojik saldırıları unutmamakta fayda var. Bu psikolojik bir linç operasyonu. Sistem birini Diyarbakırlı olduğu için Kürt, dolayısıyla gerilla ilan etmeyi nasıl güzel beceriyorsa, bir insanın sizin cumhuriyetinize (Fenerbahçe Cumhuriyeti olsun örneğin) karşı geliyor olması için farklı renk bir forma giymesi şart. Meşalelerin de stadlara alınmamasıyla birlikte elde sloganlar var artık.
“Sloganlar süngümüz, devletimiz var olsun!”
Bir ülkenin siyasi ikliminde geçmişte 301 davası olarak bilinen davalarda sanıkları taciz amaçlı atılan sloganlar, stadyumlarda atılanlarla birebir aynıysa ya da örtüşüyorsa, Susurluk döneminde bu ülkenin gurur duyduğu vatan için hem kurşun yiyen hem kurşun atan ağabeylerin (!) kardeşlerinin tribünlerde yaptıklarından hoşnut olmak mümkün değil. Türkiye’nin derin devletinin, çeteleşmesinin, emek karşıtı hareketinin kaleleri stadyumlar haline gelmişken, Kasımpaşa taraftarları giyimlerinden ötürü müzisyenleri linç ederken, taraftarlar karşılıklı linç politikaları uygularken, İlhan Cavcav, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Adnan Polat gibi adamlar hatlarımızı bloke etmişken, tek bir temennim var; geçen seneki slogana nazire yaparak: Sportoto Süper Lig hızla bitsin!
Kaos GL Dergisi 116. Sayı

2 Kasım 2010 Salı

Sol Açıklar ve Üç “Büyükler” / KaosGL Dergi Ekim 2010 Sayısı

Türkiye'nin bir güzel futbol cenneti olduğunu söylemek için futboldan anlamıyor olmak yeterli; ancak Türkiye'nin sömürgeci ve ayrımcı futbol kültürünün kâbesi olduğunu söylemek için tek ihtiyacınız olan Yıldırım Demirören, Adnan Polat ya da Aziz Yıldırım olmamak.

Yıllardır tribünlerde, kafelerde, evimde bir futbol maçı gördüğümde o garip ilüzyona kapılıp gidenlerdenim. Yirmi iki adamın tek bir top için verdiği mücadele hep ilgimi çekmiştir. Birbirlerine attıkları tekmelerin de, çalımların da hayatta uğradıkları haksızlıklara verdikleri tepkiler karşısındaki sessizliklerinin dışavurumu olduğuna inanmıyorum elbette. Aksine, ben futbolu gladyatörlerin alana çıktığı ve birilerinin “ölüm” diye bağırdığı o alana benzetiyorum. Dünyanın farklı alanlarından toplanan kölelerin itibarları için bir gün omuz omuza dövüştüklerini bile yenmeyi hesaplayarak mücadele ettikleri bu dev alan verdiği şehvetin yanında derin bir keder de yüklüyor bana. Dünyanın en bencil hesaplaşmasını izliyoruz hep beraber.

Futbol İçin Bir Kalite Ölçütü Olarak “Erkeklik”

Ünlü Gladyatör filmi ile futbol arasındaki en büyük fark birinin film diğerinin ise gerçek olması. Futbol hiç de kollektif bir durum değil artık. Sahada oynanan şey birilerinin size kiraladığı bir mülkiyet, peki ya o mülkiyeti edinenin “kalite” ölçütü ne? Bu senenin bize öğrettiği en önemli şey yeşil sahalardaki hormonlu domateslerin “kalite” ölçütünün onların tabiriyle “gerçek birer erkek” olmak olduğu idi. Neydi gerçek erkek? Hakkında homoseksüel söylentisi çıkınca “Kızkardeşinle bize gel de göstereyim” diyen mi? Mikrofonları karşısında görünce sanırım aklını kaçıran Ballack'ın menajeri ne demişti: “Homoseksüeller yumuşak oynar.”

'Sol Açık' ve Hayatın Estetiği

2007 yılında Radikal'de bir yazı yayınlandı. Küçük İskender imzalı yazının başlığı 'Sol açık'tan Mektup idi. Futboldan anlayanlarınız bilirler, Harry Kewell'dan Ryan Giggs'e dünya futbolunda top onlarda değilken bile seyrine doyamadığınız kimi futbolcular bu alanda oynar ve size futbolun aslında barbarca bir şey olmadığını hatırlatırlar. LGBTT'nin futboldaki pozisyonu 'sol açık'tır benim gözümde. Hayata ve futbola hep güzel olanı katan ve sahanın geri kalanının şaşkınlıkla izledikleri. Kim ne derse desin bugün sol açıklar her yerdeler. Heykelden futbola, şiirden romana, gazete köşelerinden golf sahalarına hayata güzellik katanlar, insanlara değil hayata çalım atarak hep bir sıfır önde olanlar sol açıklardır. Onların bir kısmının kitapları sapkın bulunur. Fotoğrafları lanetlenir. Bir popstar ise eğer mevzubahis, lanetlenir muhafazakâr toplum tarafından. Ama gün gelir, devran döner ve sol açığın ayağına gelir top. Siz sadece O'nu izlersiniz. Topa dokunuşundaki o çocuksu heyecanı da, koşarken hissettirdiği asaleti de aynı oranda seversiniz. Sol açıklar bu hayatın en güzel gollerini atmaya devam ediyorlar. Varsın hayatı siyah ve beyazdan ibaret gören büyük kulüp yöneticilerinin, neresinin büyük olduğunu bir türlü anlayamadığımız, zannımca sömürmek konusunda kafaya oynayan üç büyüklerimizin transfer gündemine giremesinler, varsın giremesinle meclise. Hayatın ve aşkın meclisinde sol açıklardır daimi kazanan.

Sarphan Uzunoğlu, İzmir Ekonomi Üniversitesi

1 Ekim 2010 Cuma

Kampüste çıplak krallar / KaosGL dergi Ekim 2010 sayısı

Muhafazakârlaşma bir ülkenin tecrübe ettiği değil, bir toplumun başına gelen bir şeydir. Türkiye'de her katmanda yaşanan farklılıkların yok edilmesi ve baskıcılığın normalleştirilmesi süreci burada ne yazık ki her zaman var olan muhafazakâr damarın da beslemesiyle hedefine neredeyse ulaşmış durumda. Heteroseksüellerin, militaristlerin, kısaca eril sistemin tüm aygıtlarının müthiş iş birliği ile sokaklar kadınlara, eşcinsellere, çocuklara, silahlanmayanlara çoktan kapanmış durumda.

Sokakları çoktan insana yasaklanan ülkemde üniversiteler tam anlamıyla olmasa da kurtarılmış alanlar gibi. Zaten kamusal alan dahil birçok tartışmanın bu kurumlar üzerinden yürümesinin sebebi de bu açıklık hali. Dahası Herbert Marcuse'un değindiği üzere üniversite gençliği kapitalizmin ve militarizmin tüm aygıtlarının karşısında en esaslı duruşu uygulayabilme potansiyeline ulaşmaya en yakın duran kesim. Ben de 1960'ların kanaat önderi Marcuse'un bakış açısını mücadelemize yansıtarak bir kısım önerilerde bulunmaya çalışacağım. 
Bugün Türkiye'de “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir” diyenler için üniversiteler mücadelenin en sağlam başlangıç noktaları.  Üniversiteleri böyle övmenin çok da doğru olmadığı ortada. Hala Devrim Tarihi derslerinde top ve tüfeklere övgü düzülen üniversitelerde  öğrenciler de en az müfredat kadar tutucular. Bu sene Bilkent Üniversitesi'nde gerçekleşen eşcinsellere yönelik saldırı da bunun açık bir kanıtı. Peki ne olacak? Özgürlükçülüğüyle övündüğümüz kurumların yetiştirdiği öğrencilerin homofobi veya heteroseksizm ile bağını nasıl keseceğiz? Cevap açık, örgütlenecek ve dolapta sakladıklarımızı sokağa dökeceğiz.

Örgütlen, Hareket Et ve Gülümse

Sosyalist örgütlenmelerde de, apolitik örgütlenmelerde de gözlemlenen en büyük problem gülümseyememe ve mücadeleyi ya da amacı “görev” olarak algılama durumudur. Belki de tam bu noktada hepimizin sorması gereken bir soru var: “Ben bu mücadelede bir gruba aidiyet ihtiyacımı tatmin etmek için mi bulunuyorum, yoksa gerçekten dünyaya olan aidiyetimi ifade etmemin doğru yolu bu mu?” Aslında her iki hal arasında içsel bir ilişki bulunuyor; ancak bu ilişkiyi kurarken, ikinci soruya  evet cevabını vermek ön koşulumuz olmalı. Özellikle sosyalist örgütlenmeden haberdar olanlar bilirler ki bu örgütlenmeler eril çarkın en ağır biçimde işlediği yer bu örgütler olmuştur. Bireyler arası gündelik ilişkilerden cinselliğe kadar her konu üstünde bu tarz örgütlenmelerde hiyerarşik üstünlük sağlayanların müdahale hakkı vardır. Bizim örgütlenmemiz işte bu müdahil hiyerarşiyi kıran, kendi içerisinde “örgüt” kelimesinin bize çağrıştırdığı o militer halden uzak, yine de en disiplinli örgütten daha bilinçli hareket eden bir karakter taşımalıdır.
Meşruiyet ve Ortak Çalışma
LGBTT'lerin en büyük problemi yasal meşruiyettir. Devletin sokaklarında görmek istemediği birey kocaman bir kafeste yoksayılarak yaşamaya mahkum edilir. Üniversiteler çoğu açıdan bu çarkın kırılabildiği ortamlar olmakla beraber özellikle 2000'lerle beraber artan toplumsal cinsiyet çalışmalarına ev sahipliği yapmaktadırlar. Kısacası ortada kurumsal bir mücadele vardır. Bu toplumsal cinsiyet araştırma merkezlerinin çoğu mücadelelerini kadınlar üzerinden yürütseler de toplumsal cinsiyet olgusuna vurgu yapan kurumların sayısı da azımsanamaz. Eğitimime devam ettiğim İzmir Ekonomi Üniversitesi'ndeki EKOKAM bu merkezlerden biri. EKOKAM klasik bir “kadın çalışmaları” merkezi değil. Konuyu özellikle de “erkeklik” ve “toplumsal cinsiyet” üzerinden irdeleyen bir merkez. Bu tip merkezler yapıları ve kurumsal sıfatları itibariyle yönetimden maddi ve manevi destek gören itibarlı kuruluşlardır. LGBTT'lerin üniversitelerdeki örgütlenmelerinin iki ayaklı olması gerektiğini savunduğumdan, bu tür kuruluşlarla yapılacak iş birliklerinin düzenlenecek toplantılar ve etkinliklerde maddi, manevi, akademik desteğin sağlanması açısından şart olduğu inancını taşıyorum. Dahası üniversiteler özgürleşme için bir başlangıç alanı olduğundan uzlaşamacı tavrın taviz vermezlikle birleşmesi için atmamız gereken en önemli adımlardan birinin de bu olduğu ortada. 
Peki neden meşruiyete ihtiyaç  duyuyoruz? Bu soruyu cevaplarken LGBTT kimliğini değil üniversite öğrencilerinin profillerini sorgulamakta büyük yarar var. Çevre ile ilgili en basit örgütlenmelerin bile hiçe sayıldığı bir ortamdayız. Akademi 68 kuşağının mirası olan akademi değil. 12 Eylül'ün mirası olan öğrenci profilinden bahsediyoruz. İşte bu yüzden meşruiyet şart; ancak bizim amacımız kendimizi öğrenci dekanlığına ya da rektöre değil, öğrencilere tanıtmak.

Öğrencilerle Sıcak Temas

Örgütlenmenin en sıkıntılı kısmı bir araya gelmektir. Hepimiz biliyoruz ki LGBTT'lerin en önemli problemlerinden biri de bu “bir araya gelme” sorunu. Her şeyden önce çok farklı siyasi görüşler taşıyan, farklı etnik gruplardan gelen bireyler için LGBTT örgütlenmelerinde “eşit söz hakkı” şart. Özellikle üniversite gibi tartışmanın sürekli biçimde kısır döngü halinde de olsa var olduğu ortamlarda LGBTT gruplarının tutum ve tavır konusunda belirli prensipler edinmesi şart. 

Özellikle son yıllarda 1 Mayıs ve benzeri etkinliklerde LGBTT aktivistlerinin katılımı medyada ve siyasi çevrelerde yankı buluyor ve takdir topluyor. LGBTT'nin muhatap aldığı kesim devlet ya da hakim medya değildir, bu açık. Bu nedenle LGBTT'lerin üniversite içindeki aktivitelerinde de böyle günleri kaçırmaması, bugünlerde bir sivil toplum insiyatifi olarak var olmaları, vicdani ret grupları gibi gruplarla dirsek temasını hiçbir zaman aksatmamaları hatta bu gruplarla sürekli ortak çalışmalar yürütmesi öğrenci hareketi için de kamusal var oluş açısından da önemli bir şans.
Peki bu bugün uygulanmıyor mu? Ne yazık ki bu uygulamaların özellikle de siyasi partilerin örgütlerin tek eline alındığı bir dönemde yaşadığımızı hatırlamamız şart; ancak unutmamak gerekir ki devir sivil toplum devri ve siyasi partilerin kokuşmuş hiyerarşisi karşısında sivil örgütlenmelerin şansı çok daha fazla. Biz elbette çıkıp devletin bayramlarını kutlamayacağız, biz halkın bayramlarında muhatap olduğumuz kesimle omuz omuza vereceğiz. Mücadeleye samimiyetini kazandıran da işte tam da bu duruş olacak. Hiçbir siyasi parti gibi “eyleme katılma zorunluluğu” oluşturmamamız şart. Eylemcilik gönüllülük esaslı bir karaktere büründürülmeli ve klasik tabirle özendirilmeli. Çünkü var olduğumuz her eylem, destek verdiğimiz her mücadele yargıların yıkılması konusunda atılacak bir adımdır. Savaş karşıtları, emek örgütlenmeleri, vicdani retçiler, çevreciler, hayvan severler, sanat gönüllüleri... Tüm bu gruplar bizim potansiyel yol arkadaşlarımız olmalı. Eylemciliğimiz bağırmak değil üretmek üzerine kurgulandığından bu grupların aktivitelerinde de gönüllü olarak yer alabilmeliyiz. Zaten kamusal alanda kabul alma ve katılımın temel şartını bu her grupla olan içsel bağımızla yerine getirmiş olacağız. Biz bir amaç için bir arada olsak da tek amacın ötesinde sorumluluklar ve duyarlılıklar taşıyan bir kitle olarak imeceyi grup felsefemiz haline getirir ve bu duruşu genişletirsek başarıya ulaşmamamız için bir neden göremiyorum.

Sözün  Özü

Kampüste var olmak sorun değil, kampüste varlığını hissettirmektir esas olan. LGBTT grupları  renkli ve gülümseyen bir grup anlayışına hep sahip oldu. Üniversitelerdeki yeşil parkalı ya da beyaz çoraplı çocuklara göre çok daha şanslı olduğumuz ortada. Çünkü yönetmeye ya da yöneltmeye değil eşit ve insanca yaşamaya talibiz. Bizi biz yapan şeyleri yitirmeden; ama dünyaya gözlerimizi açıp, toplumu ilgilendiren ve insanların üstüne düşündüğü tüm konular hakkında bir duruş edinerek önce bir kanaat grubu karakteri kazanmamız şart. LGBTT'ler kendi meselelerinin ötesine geçebilecek kapasiteye sahipler ve bunun tam zamanı. İşte bu nedenle LGBTT'ler tüm bireylere tamamen açık, iç dinamiğini de buna göre oluşturan gruplarla üniversitelerde ilk kez olmasa da bir ilk kadar ses getirecek biçimde özgürlük için bağırmalıdır: “Biz varız!”