Mesele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mesele etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2011 Salı

Selanik'te Sonbahar / Kişisel Ve Resmi Tarihin Arasına Sıkışmış Bir Kurgu

Tuna Kiremitçi’nin yeni romanı Selanik’te Sonbahar’ı okumadan önce kitap hakkında yazılanları okurken dikkatimi en çok çeken, “Olay bir adada geçiyordu,” cümlesinden ibaret olan yorumdu.
Romanı okurken ‘olay’ın ne olduğunu, adanın neyi temsil ettiğini ve bunca karmaşık hikâyenin nerede durduğunu bulmak, sanırım okur kadar yazarın ta kendisi için de zor olmuştur. Aslında zaman algısını da mekân algısını da öyle ya da böyle reddeden romanda asıl mesele sade ve sadece karakterler, hisleri ve şu sorudur: “Ya olmasaydı” değil, “Mustafa Kemal oldu da ne oldu?”
Açıkçası, “Osmanlı Cumhuriyeti” isimli yüksek zekâ ürünü filmi izledikten sonra “Ya olmasaydı” kurgularını okumamaya/dinlememeye yemin etmiştim. Öyle ki, tarihin ilerlemeciliğine karşı duran ve 1923’ü böylesine kutsayan; ama ortaokul ezberinde “Osmanlı da o kadar kötü değildi, gururlu adamlardı,” demekten ileri gitmeyen yapımların ve yapıtların vardığı ve pop kültür içinde varabileceği noktayı görmüştüm.
Selanik’te Sonbahar, sorduğu soru bakımından kesinlikle ilk bakışta bunlardan ayrı duruyor. Edebi bakımdan benim kafamda art arda gelen sahneler ve karakterlerin kendi dillerinden içindeki duruma bakışlarını anlatımlarından yola çıkarak yaptığım tanımla, gişesi pek olmayacak bir filmin senaryosunun kişisel notlardan oluşan bir günlükle birlikte kitaplaştırılmış hâli, hele ki yazarın Vatan’da, Hürriyet’te ve Cumhuriyet’te son üç yıl içerisinde yazdığı yazılara ve geçmiş edebi kariyerine baktığınızda onda ‘iz bırakan’ ne varsa ideolojik ya da duygusal bakımdan fark etmeksizin bu kitapta olduğunu söylemek mümkün.
Kısacası, bu bir ‘roman’ diyemeyiz; Tuna Kiremitçi’nin tek kişi tarafından çıkarılan özgün bir fanzin oluşturduğunu ve bu fanzinde bizi iç dünyasındaki ve özel hayatındaki bütün karmaşanın içine çağırdığını, son yıllarda yaşadığı ideolojik kırılmanın sebeplerine ışık tuttuğunu görebiliriz.
Karakterleri Örerken
Kiremitçi daha önce Bu İşte Bir Yalnızlık Var romanında da işlediği müzisyen karakterini, bu sefer kurgusal olarak efsaneleştirmiş ve kendi kafasındaki müzikal kariyerinden kaynaklanan çeşitli ‘keşke’lerden ortaya Atilla’yı çıkarmış.
Atilla, çağında kitleleri arkasından sürükleyen bir romantik, ama o da Tuna Kiremitçi romanı karakterlerinin ‘kaçınılmaz’ sonunu yaşıyor ve inkâr ettiği ‘aşk’ın pençesine düşüyor.
Üstelik bu ‘aşk’ hikâyesi, Kiremitçi’nin yakın dönemde tabiri caizse kafayı taktığı müzisyenlerin ve hayatlarında insanların kılığına giren bir ölüm meleğinin gözlemi altında gerçekleşiyor.
Yazarın, yarattığı azrailin ağzından verdiği mesajda olduğu üzere gerçek bir ölüyü öldürmek ile hayatı tatmakta olan birini öldürmek arasındaki fark ise, aşkın hayatın önkoşulu olduğuna dair vurgusundan kaynaklanıyor.
Normal şartlarda, kitaptaki isimleri üst üste koyduğumuzda Atilla’dan Mete’ye lisenin Genel Türk Tarihi dersine kadar dönüyoruz; ama sanırız asıl meselemiz Samsun’a çıkamamış Kemal Paşa ve 1923 model Kemalizmin (sürekli patinaj halindeki) iflah olmaz sorusu oluyor: “Kemal Paşa olmasaydı nerede olurduk?”
Elbette Kiremitçi, romanını Mustafa Kemal’den bir dev yaratmak amacıyla yazmamış; aksine, iyimser bir okur bu kitabı eline aldığında Mustafa Kemal’in sekülerleştiğini dahi düşünebilir, ki Türkiye’de bunu yapmak kısa bir vakit öncesine kadar cesaret isteyen bir işti, ellerinde ‘kafamızdaki Atatürk’ kalıpları ve mezuralarıyla Kemalizm ölçen tarihçilerimizden nasibini alması işten bile olmazdı Kiremitçi’nin elimizdeki kitapla.
Kemalist namusçuluk, aslında bu kitaba fazlasıyla takabilirdi.
Örneğin Atilla’nın aşk yaşadığı Fikriye ve Latife’nin kutsamacı Kemalist kültür dahilinde fanusta saklandığı düşünüldüğünde, Mustafa Kemal’in hayatına girmiş kadınlar olarak bir aşk romanında yer almaları ‘yeni’ bir şey, hele ki bir başkalarının aşkı iken Fikriye ve Latife Hanım’ın adaşları.
Zaten, Fikriye Hanım’ın Mustafa Kemal’in hayatındaki yeri bile fısıladanarak dile getirilirken, Fikriye adını (başka bir karakter üstünde taşısa bile) bir başka alternatif evrende bir başka bedende kazınmış bir aşk olarak görmek fazlasıyla olağandışı.
Politik Harikalar Diyarı
Kitap hakkında söz söylerken açıkçası yazarın politik durumu hakkında da bir şeyler söylemek şart. Buket Aşçı’yla yaptığı söyleşide, Buket Aşçı’nın romanla ilgili amacına dair sorusuna cevaben Kiremitçi’nin söylediklerine dönelim:
…“Atatürk olmasaydı ne olurdu” her aklı başında insanın en az bir kere düşündüğü bir şey. Haliyle, romanı bunun üzerine kurmak sıradan olurdu. Bu yüzden soruyu başka türlü sordum. Yani “Atatürk oldu da ne oldu?” şeklinde. Bütün bir cumhuriyet macerasından sonra hangi noktaya geldik? Mirasın değerini biliyor muyuz? Yoksa 1923-2002 arasını bir parantez olarak görüp geçecek miyiz?1
Kiremitçi’nin yaşadığı dünyanın nasıl bir dünya olduğu ilgi alanımız dışında olmakla beraber, 2002’yi ‘yeni’ bir dönemin başlangıcı değil, ısındırılmış bir yemeğin servisi olarak görmek gerektiğine inananlardanım.
Aynı ulus-devlet, aynı anayasa, aynı ordu, aynı bayrak, aynı milliyetçi hezeyan etrafında kurgulanan bir ‘ulus bilinci’nin Türkiye’deki azınlıklar ve ‘ezilenler’ için şu an bambaşka bir şey ifade ettiğini söylemek yanlış olur.
Oysa Kiremitçi 2002’yi milat olarak çizmiş ve kurgusunun başına da böyle yansıtmış.
Aslında ben de ‘Mustafa Kemal oldu da ne oldu?’ diyenlerdenim.
Ama Kiremitçi’nin sitemi ‘biz’ Mustafa Kemal’i takip etmeyenlereyken, benim sitemim Mustafa Kemal ve kurucu kadronun ta kendisine. Bir Cumhuriyet bu kadar mı ‘yanlış cumhuriyet’ kurgusuna kurban gidebilirdi ya da 1920’nin meclisiyle 1923’ün meclisi arasındaki farkın yarattığı sitem benim vurgum olabilirdi.
Öyle ki, bu noktada “Mustafa Kemal olmasaydı ne olurdu?” edebiyatı ile Tuna Kiremitçi’nin “Mustafa Kemal oldu de ne oldu?” sorusu arasında çok büyük bir fark görülemiyor.
Kitabın ve Kiremitçi’nin söylemlerinin kendisi, Kiremitçi’nin kitabı yazarken farklılaşma noktası olarak ortaya koyduğu şeyin inkârı anlamına geliyor.
“Mustafa Kemal’i Sahiplenmeden
Aydın Olunamaz”
Aslında Kiremitçi’nin günlük hayatında da sık sık söylediği bir şey var, ki bu da Mustafa Kemal’i kabullenme ve sevmenin ‘aydın’ biri olmada önkoşul olması. Aydın gibi nötr bir kavramı kullanmaktan çekinsek de de, bu kavramın olumlanmış biçiminin illa ki Mustafa Kemal damgalı olması gerektiğini düşünmeyi Yılmaz Özdil tipi ulusalcılığın bir örneği olarak görebiliriz.
“İnsan para gibidir, güneşe tuttuğunda içinde Atatürk’ü görmüyorsan sahtedir” türündeki bakış açılarıyla bu entelektüel tasviri arasındaki derinlik farkı sadece cümleyi kurandan kaynaklanır, ki kendisi başarılı şiirler de yazmış bir şair olduğundan Kiremitçi okurda biraz da hayal kırıklığı yaratabilmektedir.
Zaten, Türkiye’deki ‘yeni aydın’ kitlenin MTTB’nin bütün değerlerini bize ‘yeni değerler’ olarak tanıtmaya çalıştığı dönemde 1920’lerin ruhuyla ‘diriliş’ arzulayan bir edebiyatın gerçekçi olduğu söylenemez.
Sol içi edebiyat bile 1980 sonrası ruhuyla hesaplaşmayı denerken ulusalcıların kıl kıpırdatmaması ve hâlâ ‘ulus ruhu’ndan bahsetmesi (bahsi geçen röportajda yer alan bir başka cümlede), cumhuriyeti ‘başarılı’ bir devlet projesi olarak lanse etme çabaları biraz da kalan son segmentin okuruna göz kırpmak gibi geliyor, ki bu da ‘okur’ olarak kitapla öyle ya da böyle arası iyi olan Kemalist okurun sırtını sıvazlamak adına iyi bir efor sayılabilir.
Livaneli ve Kiremitçi ile
“Ada”yı Düşünmek
Zülfü Livaneli’nin Ada romanını okuyanlar, Tuna Kiremitçi’nin adasından ne beklemeliler? Belki de asıl sorulması gereken soru bu. Aslında Zülfü Livaneli’nin bir çeşit 12 Eylül modellemesi olan Ada’sıyla, Tuna Kiremitçi’nin Ada’sı arasındaki fark ada sakinlerinin durumundan kaynaklanıyor.
Ada, bir sürgün edilmişler diyarı; oysa Livaneli’nin adası bir kaçış cennetinden cehenneme dönerken Kiremitçi’nin adası toplumun ‘kirli’ adlettiklerinin ‘temizlendiği’ bir yer değil; aksine onların oldukları gibi kaldıkları bir yer.
Bir Politika Alanı Olarak Edebiyat
Tuna Kiremitçi edebiyatını bir savaş alanı olarak kullanıyor, öyle ki, onun ideolojik hegemonya paslaşması arasında tuttuğu saf edebiyatçı ile politikacı arasındaki farkı gözetememesinden, dahası hem edebiyatçı hem politikacı olabilen, bu ikisini nemalanmadan yapabilen insanlarla benzeşmemesinden kaynaklanan bir olmamışlık hali de var.
Örneğin, ADD’nin böyle bir sitemkâr romanı basmak istemesi doğal karşılanabilirdi. ‘Sahip çıkılmayan ideolojik değerlerimiz’ temalı bir romanın satma ihtimali elbette yüksektir.
Mühim olan edebiyatçının durumuyken, politik duruşun ve edebi yeteneğin ötesine taşınmaya çalışılan roman, bir şekilde Kiremitçi’nin kurgusuyla birleşince ebedi nitelik fazlasıyla geriye düşmüş, öyle ki Kiremitçi’nin daha önceki kitaplarını okuyanların öngörebileceği tasvirler ve duygular var kitapta.
Kitabı kitap yapan bir gözlem değil, kurgunun ta kendisi.
Bu noktada politik duruş, romanı romanlıktan uzaklaştırıp bir film kurgusuna döndürüyor. Yazarı da bir bildiri yazarı konumuna getiriyor.
Bir bildiri yazarının da edebi açıdan geçerliliği olan şeyler yazması mümkündür; ama hedef saptama konusunda Kiremitçi’nin pek de başarılı olduğu söylenemez.
Ayabakanlar ve Yolda Üç Kişi’nin kredisi yüksek, Kiremitçi’nin bu yolda yürümeye ‘rahatça’ devam etmesi belki de bundan. Ama yazarın kendisini böylesine anaakım bir alandan radikal bir grubun temsilcisi düzeyine çekmesi de bir edebiyatçı adına ne kadar doğru bir ihtiras, tartışılması gereken aslında budur.
Murat Uyurkulak’ın geçtiğimiz haftalarda Taraf Kitap’ta yaptığı edebiyatçıların kapak yıldızları haline geldiği yeni kitlesel ürün edebiyatı tarzına dair bir şeyler söylemek de söz konusu Tuna Kiremitçi olunca farz haline geliyor.
Öyle ki müzik, sinema, edebiyat gibi farklı dallardanu üretim yapan ve kanımca bilincini en çok da müzik meşgul eden biri olarak Tuna Kiremitçi kapitalist ‘güzel’ erkek biçimciliğini de en iyi biçimde kullanmaktan çekinmiyor.
Hatta yer yer, edebiyatını magazinel bir gerçeklik üstüne kurguluyor, gündemini yaratıyor ve bu gündem üstünden çoğu iyi edebiyatçıya nasip olmayacak bir tanınırlığa sahip olma şansına hızla erişiyor.
Kiremitçi’nin, hayatta bulunduğu yer elbette konumuz değil; ama bir edebiyatçının medyanın heteroseksist düzleminde nasıl yer bulduğunu görmek açısından Kiremitçi iyi bir örnek. Bunu en çok da Kiremitçi’nin basında yer alış biçimini göz önüne aldığımızda anlayabiliyoruz.
Türkiye Basını’nın gökten Amerikan tipi medya özentisi kodlu zembille inen ‘gururu’ Ayşe Arman’ın Kiremitçi’nin sevgilisi ile yaptığı röportaj sahiden tarihe geçecek nitelikte. İki kadının yaptığı röportajın medyada ses getiren kısmı ‘esas çocuk’ üstüne.
Erkeğin böylesine öne çıkarılmasına fırsat veren durumlar özellikle bir yazar için ‘ekonomik’ açıdan getirilere sahip olabilir; ama asıl tartışılması gereken Kiremitçi’nin bir edebi figür olarak kendi romanlarındaki ‘ölümden daha romantik bir şey tanımayan’ adamlara o kapaklarla ne kadar sadık kaldığıdır belki de.
Kiremitçi belli ki insanın kaçınılmaz değişkenliğini tecrübe ediyor. Ama bu değişkenliği tecrübe ederken aşması gereken duvarların kendisi de farkında. Bu duvarların medyanın ve ktapitalist edebiyat alanının duvarları olduğu ortada, peki ya bunu yaparken bir lobiyle bir pazar arasında seçim yapmak zorunda kalan edebiyatçının dilemması?
İşte bu noktada Kiremitçi’ye de ‘varlığını’ sürdürmek zorunda olan bir yazar olarak suçlama yöneltemiyoruz; öyle ki ‘satan’ kitaplar yazan ve tanınan bir yazar olmak her anlamda bir yazara farklı sorumluluklar yüklüyor. Peki ya yazar olmanın getirdiği sorumluluklar? Günümüzde bunlar hep başka bahara bırakılıyor.
Peki ya bu ‘sorumluluklar dünyası’ terk edildiğinde yazara yeni bir gerçeklik yaratmak adına nasıl bir şans kalıyor ya da yazarın önündeki ‘eseri’ şekillendirmesi neye bağlı oluyor? İslami damar güçlüyse işin içine şeyhlerin, Kemalizm güçlüyse kemalistlerin terminolojisini katmanın bu kapak fotoğraflarından farkı ne? Zamanın ruhu ile yapılan kitleye yönelik edebiyat sizce neyi ne kadar ifade ediyor?
Kiremitçi’nin bu sorulara vereceği bir cevabı var mı bilemiyorum; ancak kitlesel ve satış amaçlı edebiyatın tamamının yükünü kendisinin sırtına yüklemek de her anlamda talihsiz bir duruş olacaktır, tıpkı Kemalizmin ‘şanlı’ tarihini kurtarma görevini üstlenen edebiyatçının olduğu gibi. 1938 Dersim’den 1915′e, 6-7 Eylül’e dek Kemalist rejim ve götürdükleri üstüne ‘tarihsel’ bir bakış açısıyla bir şey yazmanın çok daha zor olduğu ortada. Oysa hamaset, edebiyatın yeni ve takipçisi bol bir türü olarak, yeni okur segmentleriyle çok daha kullanılmaya açık bir taktik. Ne demek gerekir? Selanik’te Sonbahar’ın sorduğu soruyu biraz değiştirerek bitirelim: Selanik’te Sonbahar yazıldı da ne oldu?
Mesele Dergisi’nin Eylül 2011 sayısında yayınlanmıştır

4 Eylül 2011 Pazar

STK Aldatmacasına Karşı Arundhati Roy’la Mevzileri Yeniden Tarif Etmek / Mesele


Küresel muhalefet ile enternasyonal muhalefet arasındaki fark nedir? Bugün, tüm dünyada gelişegelen sivil toplum siyasetinin 100 yılı aşkın süredir var olan devrimci mücadelenin diline karşı açtığı savaşın aslında özne olarak devrimci mücadelenin ta kendisine verdiği zararı nasıl reddedebiliriz. İngiltere’de ve tüm dünyada ‘sakıncalı kadın-militan yazar’ adledilen Agora Kitaplığı yazarlarından Arundhati Roy yeni dünyanın suskun siyasetine karşı başka bir siyaset öneriyor. Dövizlerden lolipoplara evrilen zararsız, devletin arka bahçesinde yürütülen siyasete karşı bayrak açıyor. Roy cumhurbaşkanlarının masalarında oturmaktan keyif duyan sivil toplum önderlerinin dünyasında bir ‘anti-heroine’ ama varlığı Hindistan’ın ormanlarındaki Maocu gerillalardan dünyanın tüm vazgeçmemiş öznelerine dek birçok insana ses olmak adına bir fırsat.
Hindistan’ın Türkiyeli Hâlleri
Bir yazar olarak Roy’u okurken öncelikle Roy’un siyasal perspektifini oluşturduğu toprakları ve o toprakların hikayesinin bizi anlatıyor olması. Özellikle Devrimci Karargah davası sürecinde ortaya çıkan ‘masumiyet karinesi’ kavramı etrafında dönen tartışmalar Hindistan’da POTA denen bir protokol çevresinde şekilleniyor. Ve bu protokol aslen halihazırda var olan tüm adalet mekanizmalarının bir reddi anlamına geliyor. POTA’nın uygulanışında en önemli rol de medyanın. Zaten artık ünlü dördüncü güç medya kuramı kendini bir kez daha doğruluyor. Yasama, yürütme ve yargının kolluk kuvveti olarak medya dünyanın tüm ‘gelişmekte olan’ ya da doğru deyişle kapitalizmin en vahşi kulvarına evrilmekte olan ülkelerinde aynı biçimde çalışıyor. Hindistan’da bir aile başına düşen yıllık tüketim kilogram bazında 100 KG’nin altına düşerken, 10 yıllık bu gerileme hadisesine rağmen Bollywood’dan Hindistan medyasının önde gelen kanallarında hala parlayan Hindistan’ın reklamları süregelmektedir. (Roy,2007,s. 71-74)
Bir başka parlayan ülke olarak Türkiye’de ise bugün üstünde tartışamadığımız şeyler var. Bunların birincisi de ana muhalefetin zayıflığı ve özünde muhalif bir tutum sergilemiyor oluşu. İşte bu noktada toplumsal muhalefet mekanizmalarının tamamının sivil toplum etrafında tezahür ettiğini görüyoruz. Roy bu meseleyi şöyle açıklıyor:
Bir şeyi fonladığınızda onu bağımlı hale getirirsiniz. Kolaylıkla kontrol edilebilir hale gelir. Örneğin, Hindistan’daki büyük şirketlerin sanatçıları, yazarları, aktivistleri fonlayan bağlantıları vardır. Büyük maden fabrikaları üniversite kurarlar, bütün bir dağı delerken çevrecilere fon yaratırlar. Oldukça gerçek görünebilen sahte bir muhalefetin oluşumuna katkıda bulunurlar böylece, bu sahte muhalefet çok radikal de görünebilir, ancak yine de kontrol edilir.
“Birini fonlamak onu öldürmekten çok daha akıllıcadır”
NTV’de yaz gelmesiyle başlayan yeşil ekran bu sivil toplumcu bakış açısının bir ürünüdür. Bu ekran dahilinde program yapanların Doğuş Holding bünyesinde doğayı koruyan entelektüeller olduğunu söylemek yerindedir. Peki bu kiralanmış vicdan süreci ne kadar gerçeği yansıtmaktadır? Hele ki Doğuş Grubu’nun sahibi olduğu Garanti Bankası’nın Hasankeyf tarih ve çevre katliamını maddi olarak örgütleyen krediyi veren banka olduğu düşünüldüğünde bu durum iyice açığa çıkıyor. Peki bu varlık içerisinde, örneğin geçen yıl bu kanalda Yeşil Ekran’da program yapan Tuncel Kurtiz’in ekolojist perspektifi ne denli tutarlıdır. Aslında Roy bir cümleyle durumu çok güzel özetliyor: Birini fonlamak onu öldürmekten çok daha akıllıcadır. (2007, Roy, s. 255)
Bugün halkla ilişkiler ve reklamcılık tipi bölümlerde en yoğun ilgiyi gören konu başlığı şudur: Sosyal Sorumluluk Kampanyaları. İlk olarak sivil toplumun kapitale değen bu kısmına parmak basmakta fayda var çünkü bugün Türkiye’de ‘dev kuruluşlar’ sosyal sorumluluk süreçlerini bir rant ağına çevirmiş durumdalardır. Özellikle dikey değil yatay kapital örgütlenmesi yürüten kimi kuruluşlarda (bkz: Doğuş Holding) durum iyice karmaşık bir hâle gelmektedir.
Bir başka alan da modern sanattır ki, her imza kampanyasının ardında imzasını gördüğümüz entelektüellerin ve sanatçıların bu tarz ‘modern sanat’ pazarlama kurumlarında başrol oynadıklarını söylemek sanıyorum ki hiç de maceracı bir söylem olmayacaktır. STK’ler ve dolayısıyla kapitalin hayata reklam amaçlı dokunan kısmı böyle bir yanılgı yaratmaktadır. Örneğin çok bilindik bir sanatçı, İstanbul 2010 projesinden aldığı belirli bir bütçe nedeniyle Kadir Topbaş’ın muhteşem (!) çevre politikalarına ya da İstanbul’un yeniden betonarmeleştirilmesi sürecinde ve Kanalistanbul’da doğanın baştan insanca ‘fethedilmesine’ şerh koyamıyor oluşu tam da bu inorganik ilişkinin sonucudur. Kapitalin bağlayıcılığının doğal sonucu. Amacım burada bireyler üstünden bir tartışma yaratmak değil; ancak reklamın illüzyonu etrafında kurgulanan sosyal sorumluluk projelerinin yerini ve bu projelere omuz verenlerin içinde bulundukları yanılgıyı vurgulamak, o kadar.
“Sivil Toplum Yeni Soldur” Yalanı
Sol muhalefetin yerini almaya çalışan sivil toplum muhalefetinin sorunları ise bambaşka bir noktaya işaret eder. Bugün halihazırda görmekte olduğumuz sivil toplum Hegel’in sivil toplum kuramının bir üst aşamasıdır. Hegel’in kafasında kurguladığı modelde sivil toplum, benzer mesleki-ekonomik öznelerin dikey bir formda olsalar bile bir arada örgütlenmeleri sürecidir. Örneğin maden patronları ile madencilerin bir arada örgütlenişi; buradaki sınıfsal perspektif eksikliğini görmek için aslında Marx olmaya gerek yok; ancak Hegelci Sivil Toplum bugün üstüne bir de politik olma iddiasındadır ki bu politiklik bir perde arkası siyasetidir.
Sivil Toplumdan 133 Cesur Yürek Çıkar mı?
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da 133 kadar kişinin imzasıyla açıklanan bir bildirgeyi hatırlatmakta fayda var ve elbette Radikal’in Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can’ın konu ile ilgili yazdığı yazıyı. Ne diyordu Eyüp Can?
Onlar ’133 Cesur Yürek’. Birbirine taban tabana zıt fikirleri savunan 133 sivil toplum kuruluşu dün Diyarbakır’da yeniden buluştu…
Eyüp Can’ın bir başka müthiş tespiti de şöyle geliyordu:
Aralarında Ticaret ve Sanayi Odası da var, GÜNSİAD, DİSİAD ve Diyanet Sen de… En son geçen yıl bu zamanlar bir araya gelmişlerdi. Niçin biliyor musunuz? PKK’ya karşı ortak bildiri’ yayımlamak için. İstanbul’da PKK’ya karşı bildiri yayımlamak kolay, onlar en zor zamanda Diyarbakır’da kelle koltukta zor olanı yaptılar.
Bu 133 cesur sivil yürek nasıl tekrar tanımlanır peki? Bu ülkede garip bir biçimde bir Devlet-PKK eşitlemesi varken, Kürt iradesi ile devlet iradesi kamuoyu gözünde eşitlenmeye çalışılırken ‘Sivil toplum cesareti’ olarak adladırılan şey nedir? Devletin diliyle devlet dönüştürülebilir mi? Bugün sarı sendikalarla sendikal mücadele nasıl iş ve işçi bulma kurumuna döndürüldüyse, AKP’nin sivil toplumu da bir siyasal iletişim aracı olarak kullandığının farkında değil miyiz? Hangi sivil toplumdan bahsediyoruz? Tamamı beyaz yakalı ‘makul kürt’ nüfusundan oluşan sivil toplumun yapıtğı devlet dilindeki açıklamalar bizim için ne zaman muteber oldu?
Bir başka mevzu ise Avrupa Birliği gibi kapitalist organizasyonlardan nemalanan sivil toplum. Sanırım birini öldürmekten daha acılı olarak Roy’un tanımladığı kapital hegemonyanın vardığı en ölümcül nokta tam da bu olmalı.
Roy bugün plastik entelektüellerin evrensel bazda düştükleri ‘küresel entelektüel kriterleri’ ile fonlanan bir entelektüel konumunda olmadığından, yeri geldiğinde Hindistan’ın iç bölgelerindeki gerilaların sözcülüğünü yapabiliyor. Tabii, burada da şu durum ortaya çıkıyor: Roy neden modern yaşamın ortasında yaşamayı tercih ediyor?
Açıkçası Roy, modern yaşamın ortasında olmama tercihini söz söyleme yetisini kullanabilirliğine bağlıyor. Sözün ve eylemin tamamlayıcı işlevlerini göz önünde bulundurarak tamamlama kısmının sözle ilgili olanını yapıp moderniteyle savaşımı bu alana taşımak, genel olarak ‘sivil’ tabir edilen ‘liberal’ siyasetin tahakküme boyun eğen sınırlarıyla savaşmak istiyor.
Tabii ki bu Roy için üç aşamada problem yaratıyor: Birinci aşama şu ki, Roy hiçbir şekilde entelektüel camiadan kolaylıkla destek alamıyor, çünkü entelektüel camia her tarafı modernitenin bütçe mekanizmalarıyla sarılmış bir camia. İkinci aşama da şu ki Roy’un alanda legal bakımdan hem İngiltere hem Hindistan’da uğradığı bir baskı söz konusu ki bu entelektüel bir baskı değil. Bu legal bir baskı. Bir başka baskı ise, Arundhati Roy’un Maoculuk konusunda ideolog sayılması ile ilgili. Roy kendini bir Maocu ideolog olarak gölmediğini ancak direnişin safında yer tuttuğunu söylüyor. Kısacası o ne entelektüel bağımlılık hastalığından mustarip ne de sıradan bir partizan. Her noktada eleştirelliğini koruyan bir fikir militanı.
Militan kelimesinin hepimize böylesine yasaklandığı bir dönemde, bir çıkış kapısı olarak Arundhati Roy kitapları raflarda bizi bekliyor. Yarına devletin çizdiği haritaların eylem alanlarından değil, kendimize ait sokaklardan bakmamız için.
1) Roy, Arundhati. (2007) Ne kadar derine kazacağız? Çekirgeleri Dinlemek. Agora Kitaplığı
2) Roy, Arundhati. (2007) STK yapmacıklığı değil, gerçek mevzi mücadeleler. Çekirgeleri Dinlemek. Agora Kitaplığı
3) http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1054315&Yazar=EY%DCP%20CAN&Date=16.07.2011&CategoryID=98
Bu yazı Mesele’nin 56. sayısında yayınlanmıştır