bianet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bianet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2010 Pazartesi

Genç Homofobikler Rahatsız / Bianet - 24 Mayıs 2010, Pazartesi

Türkiye'nin en büyük problemi nedir diye sorarsanız bu günlerde cinsiyet odaklı  şiddet ve yoksulluk cevabını  vermemek için ya taraflı ya da kör olmak gerekir.
Ortada "kimlik siyaseti" dışında hiçbir siyasetin dönmemesine şaşırmıyorum. Malum, bugünlerde emek sorunlarının çözümü de, kadın sorunu da kimlik sorununun çözümüne bağlanıyor birileri tarafından. İnsanın kişiliğini en derinden belirleyen kimlik olan cinsel kimlik ise "zamanı geldiğinde" çözülecek bir problem olarak rafta bekletiliyor 
Geçtiğimiz günlerde internet üzerinden yürüyen bir tartışmada bir arkadaşım bana "Bursa oğlanı" dedi. Bu kelime beni kızdırmadı, aksine oldukça sevindim. Oğlan kelimesinin özellikle de Bursa ile yan yana geldiğinde ne ifade ettiğini iyi bilebilmek Türkiye'de 2 saat televizyon izlemekle mümkündür. Öyle ki telemanyamızın en çok izlenen yarışmalarından "Yemekteyiz'e katılan yarışmacıların seçiminde bile bu Bursa ve homoseksüellik eşleştirmesine rastladım.  Bu eşleştirmeden rahatsız değilim; ancak bu eşleştirmenin pekiştirdiği bir hakaret olarak eşcinsellik olgusuna karşı savaşmak, doğal bir oluş olan eşcinselliğin savunulması açısından şart. Hele ki ülkenizin bakanı kalkıp size "Hasta" diyorsa... 
Aslına bakılırsa Türkiye için daha kadınlara ilişkin ayrımcılık bile aşılmanın  çok uzağındayken homofobinin aşılması uzak bir ihtimal gibi gözükebilir. Ben her iki mevzunun da bir arada çözülmesinden yanayım. Çünkü muhafazakâr değerlerin sömürdüğü her türlü cinsel kimliğin sömürülmesinde kadın meselesi ile hik davranomofobi meselesinin bir arada yürüyemeyişi olduğunu görüyorum.
Bu yazıyı yazarken yanımda KaosGL'in yayınladığı bir katalog var. Ailelere cinsel eğilimlere yönelik bilgi veren bu kılavuzdaki bilgiler her ne kadar aydınlatıcı olsa da ortalama bir ailede bu konunun aldığı tepkiyi tahmin etmek için Freud olmaya gerek yok.  Mine Vaganti (Serseri Mayınlar) isimli filmi izlerken homofobinin aile içinde yaratabileceği o drama şahit olmuştuk. Ferzan Özpetek sinemasının genel teması olarak kabul edilse de eş cinselliğin özellikle gittikçe muhafazakârlaşan dünyada var olma mücadelesi kesinlikle desteklenmeli. Dahası aile içi şiddetin bizimki gibi yaygın olduğu ülkelerde de cinsiyet odaklı psikolojik, fizyolojik ya da maddi şiddet gören herkesin sığınabileceği kurumların sayısının artması gerekiyor. Üstelik, ülkemizde Mine Vaganti'de olduğu üzere bireyler bir cenazede barışma şansı bulabilse de tabuttaki genellikle cinsel tercihini açıklayan birey oluyor. Babasının ya da annesinin gözyaşları ise onu affetmek olarak algılanıyor. 
Türkiye'nin her yerinde demokrasi nutuğu atanlar, azınlık hakları, mücadelemiz diye sözde vicdan adına bağıranlar öncelikle ön yargılarından  vazgeçmeliler. Kadınların sokağa çıkamadığı, insanların cinsel tercihlerini yaşamadığı bu dünya "sizin istediğiniz gibi" demokratik olsa da gerçek bir devrimcinin ya da özgürlükçünün özlemini duyduğu dünya  olmayacaktır. Tarihin en demokratik anayasasını yapıyoruz diye ortada dolaşıp kadınlara, gaylere, lezbiyenlere, biseksüellere, travestilere, transseksüellere, memurlara, işçilere hayat ve örgütlenme hakkı tanımayan seslere selam olsun! (SU/EK)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Gazetecilikle Mücadele Kanunu / Bianet - 19 Haziran 2010, Cumartesi


TMK davalarının hepsi "milli dava" muamelesi görüyor ve sonuçları gözetilmeksizin belirli çevrelerce destekleniyor. Savcılar özellikle bu tip davalarda ideolojik eğilimlerinin gerektirdiği üzere hareket ediyorlar. İrfan Aktan'a verilen ceza son örnek.
Express'in yüz akı İrfan Aktan'a verilen ve temyize giden 15 aylık hapis cezasını  duyduğumuzda aklımızda bir soru işareti vardı. Acaba devlet, ana akım olmayan medyadaki "dürüst" habercileri teker teker eleyip ana akımın ağzına da bir parmak bal çalıp kamuoyu baskısının önünü kesecek miydi?
Böyle olmadı. Bunun devletin ilkeli tutumuyla değil gazeteciye ve Kürtlere olan nefretiyle ilgili olduğunu söylemekte fayda var. Aktan'ın ardından Milliyet muhabiri Namık Durukan'ın da yedi yıl altı ay hapis cezasına çarptırılması istendi.
Devlet görüldüğü  üzere, kendisi için tehdit olarak algıladığı hiçbir organı yok etmekte gecikmiyor. Kendi içerisinde oluşturduğu "demokratik açılım" mantığını hukukla beslemiyor, aksine gözünü oyuyor. Çünkü kanunlar baştan sona birilerinin gözünü oymakla ilgileniyor. Carl Schmitt Türkiye'ye gelip devletin birey üstündeki "yok edici" etkisini görseydi sanırım yargımızın yılmaz mensuplarıyla, güvenmesi güç güvenlik güçlerimizle, demokrat görünümlü baskıcı hükümetimizle gurur duyardı.
Her iki gazeteci de Habur'da gelişen barış sürecinde ya da öncesinde Kuzey Irak'ta yaptıkları röportajların sonucu olarak "PKK'ye propaganda imkanı tanıdıkları" gerekçesiyle mahkum edilmek isteniyordu. Sedat Ergin CNN Türk'e yaptığı yorumda başbakanın umrunda olanın bu gazeteciler değil Gazze'ye gidenler olduğunu söyledi. Başbakanın bizim çocuklar ve sizin çocuklar mantığının ürünü olarak Durukan ve Aktan'ı yalnız bırakmak bu ülkenin vicdansızlığı olacaktır. Trabzon meydanında Fatih Sultan Mehmet'ten bahsetmenin kolay olduğu ortada, Sabahattin Ali'den ya da Nazım Hikmet'ten sadece edebiyatçılarla ya da seçkinlerleyken bahseden başbakanın bu konuda bir şey yapmasını beklemek zor.
Yazının başlarında andığımız Schmitt'in adını bir daha anmakta fayda görüyorum. Schmitt egemenin yasa koyan ve yasanın sınırlarını belirleyen olduğunu belirtir. Yasama organımız olan meclisin ve çoğunluğa hakim yürütmenin yürüttüğü demokratik açılım süreci devam ettiğine göre acaba egemenliğin tatlı sularında muktedir fikir yasanın bittiği noktanın dışında mı bıraktı gazetecileri?
Bunu zaman gösterecek. Terörle Mücadele Kanunu adı verilen kanun çocuklardan çocukluk ve masumiyetlerini çalmaya devam ediyor. Filmin en heyecanlı yerindeyiz. Ya demokratikleşme denen Türkiye'de hiçbir zaman iyi gişe yapamamış bu filmin ortasında esas çocuk role uygun olmadığını göstererek filmi masada bırakacak ya da AKP "açılım" kelimesinin arkasında duracak.
Türkiye'de yargı hakimin insafına kalmış durumda. Savcılar özellikle bu tip davalarda ideolojik eğilimlerinin gerektirdiği üzere hareket ediyorlar. TMK davalarının hepsi bir "milli dava" muamelesi görüyor ve sonuçları gözetilmeksizin belirli çevrelerce destekleniyor. Yeni açılan KCK dosyası da gösteriyor ki işler karışacak. Kürt siyasal hareketinin hakim olduğu bölgedeki güç yapılanması içinde Tarkan, Türkan Saylan, Sezen Aksu gibi isimlerin olduğu bir yapıyla sorgulanacak. Muktedirler muhaliflerden öç almaya devam edecekler ve bunun için kalın kaplı kalın kitaplara başvuracaklar. TMK korkarım gazetecileri ve çocukları değil bütün olağan şüphelileri kapsayıp bir olağan üstü hal hareketine dönüşecek ve Türkiye'nin üstüne yayılan, muhalifleri teker teker ortadan kaldıran bu hukuki linç sürecek. Dur demek bizim elimizde.
İrfan Aktan için Ankara İLEF tarafından başlatılan kampanyaya katılıp "TMK'yi GMK'ye çeviren" yargıya dur deyin. (SU/EÜ)